Dr. Mithat Tosun

13.04.2018 / 10:21

Dr. Mithat Tosun

Canlı tanıkların anlatımıyla Hiroshima...

Onlar adeta "ölenleri kıskanan yaşayan ölüler", o zamana değin var olmamış bir nükleer kıyametin kurbanlarıdır. Ancak atom bombası kurbanı olmayı kabul etmez ve bir Hibakusha hareketi oluştururlar. Aynı felaketlerin bir daha yaşanmaması için ellerinden geleni yaparlar…

Tüm karşı çıkmalara ve yaşanan onlarca büyük felakete rağmen, hükümetlerin ısrarla hayata geçirmeye çalıştığı nükleer santraller ve vazgeçilemeyen nükleer silahlanmalar, dünya kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor.

Çernobilden Fukuşima’ya, pek çok nükleer felaket sonrasında yapılan resmi açıklamalarda “insan” unsurundan ise uzak duruluyor. 1981 tarihli Çernobil ve 2011 Mart’ında tsunami sonucu ortaya çıkan Fukuşima felaketi, ders almak için yeterli görünmüyor.

Fukuşima Nükleer Santrali’nde yaşanan büyük sızıntıya kadar tartışmalar daha çok Çernobil üzerinden yürütülürken; hükümetlerin eleştirilere verdiği tek cevap ve teminat, alınan geniş güvenlik önlemleriydi. Ancak Fukuşima’daki onca güvenliğe rağmen yaşanan trajedi, ellerdeki bu kozu da çürüttü.

Şimdiye dek yüz binlerce insanın ölümüne, yüzlerce yerleşim yerinin boşaltılmasına ve binlerce hektarlık alanın kullanılamaz hale gelmesine neden olan tüm bu felaketlere rağmen; nükleer sektör, hala imaj tazelemeye çalışıyor. Yetkili merciler, aldıkları yeni önlemlerin santralleri mümkün olduğunca güvenlikli kıldığını iddia ederken, propaganda kanallarını ellerinde bulunduran hükümetler ise, nükleer enerjinin güvenli olduğunu kanıtlama çabasını sürdürüyor.

1945 yılında Japonya'da yaşanan yüz kızartıcı insanlık dramı, etkilerini hala sürdürürken, nükleer silahlanmalara yapılan bunca yatırım ise hiç ders alınmadığını gösteriyor.

Hiroshima ve Nagazaki'deki atom bombası saldırısından kurtulanlara Hibakusha derler. Japonca'dan dilimize, “bombalanmışlar“ ya da “patlamadan zarar görmüş kişiler“ olarak çevrilebilir.

İşte bu Hibakusha'lar, Atom bombasından yayılan radyasyon tarafından kirletilmiş ve lanetlenmiş oldukları hissini yaşarlar. Onlar adeta "ölenleri kıskanan yaşayan ölüler"; o zamana değin var olmamış bir kıyametin kurbanlarıdır. Yüz binlerce Hibakusha, ömürlerinin sonuna dek bedensel ve ruhsal acılar çekecek, hatta kendilerinden sonraki nesil de bu laneti taşımaya devam edecektir.

Ancak Hibakusha’ ların hepsi atom bombası kurbanı olmayı kabul etmez ve bir Hibakusha hareketi oluşturur. “Bundan sonra atom bombası kurbanları olmasın“ sloganıyla geri kalan yaşamlarını, atom bombası karşıtı harekete adarlar.

Nükleer felaketleri bizzat yaşayan Hibakusha'ların anlatılarına burada yer vereceğim. Hiroshi Sachikawa ile başlıyoruz…

“Kendimi bir astronot kadar hafif hissettim”

Hiroshi Sachikawa bomba atıldığında 28 yaşında, Ujina'daki askeri üste çalışan bir askeri doktordu. Olayın merkezinden 4.1 km uzaklıkta, üsteki bir binada bulunmaktaydı ve merkeze çok uzak olmamasına rağmen, ciddi şekilde yaralanmamıştı. Sonradan bombadan sağ kurtulanların tedavisiyle yakından ilgilendi.

Hiroshi Sachikawa anlatıyor:

"Odadaydım. Henüz içeri girmiş ve meslektaşlarıma 'günaydın' demiştim. Masama yaklaşırken dışarısı birden kıpkırmızı oldu. Yanaklarım yanıyormuş gibi hissettim. Odadaki en kıdemli kişi olarak gençlere odayı boşaltmalarını haykırdım. Söyler söylemez de kendimi bir astronot kadar hafif hissettim. 20-30 saniye kadar bilincim kapandı. Kendime gelince herkesin odanın başka bir yerine savrulmuş olduğunu gördüm. Kimse ayakta kalamamıştı.

Masalar ve sandalyeler de odanın farklı köşelerine dağılmıştı. Pencerelerin hiçbirinde cam yoktu. Pervazlar bile uçmuştu. Pencereye yanaşıp bombanın ne tarafta patladığına bakmak istedim ve gaz şirketinin üzerindeki mantar bulutunu gördüm. Ses ve şoktan sanırım, bombanın gaz şirketinde patlamış olduğunu düşündüm.

Henüz ne olup bittiğini bilmiyordum, o yöne bakmayı sürdürdüm. Sonra fark ettim ki, beyaz gömleğim kıpkırmızıydı. Bunun komik olduğunu düşündüm çünkü yaralanmamıştım. Etrafıma baktım ve bir kızın yerde ağır yaralı şekilde yattığını fark ettim, vücudunun her tarafına cam parçaları yapışmıştı ve onun kanı benim üzerime fışkırmıştı. Bir kaç saniye sonra ismim anons edildi. Çok fazla yaralının bulunduğu üsse gitmem söyleniyordu. Hemşire ve hastabakıcıların yardımıyla onları tedavi etmeye başladım.

Öncelikle personelin tedavisine başladık. Teker teker. Sonrasında garip bir ses duyduk. Bir sivrisinek ordusu üzerimize geliyormuş gibi bir sesti. Ne olduğunu anlamak için pencereden baktık. Şehirden bize doğru koşan insanları gördük. Garip görünüyorlardı. Yaralı insanlar tedavi için bize geliyordu. Şehirde Kızıl Haç ve daha bir çok büyük hastane olmasına rağmen, neden geldiklerini merak ettim. Şehir merkezinde hasarın büyük olduğunu bilmiyordum.

Hastane personelinin yardımıyla bir süre sonra yaralılar bize ulaştırıldı ve olayın ciddiyetini kavradık. Onları da tedavi etmeye karar verdik. Hemen sonrasında birçoğunun feci şekilde yandığını da öğrendik. Bize geldiklerinde ellerini yukarıda tutuyorlardı. Hayalet gibiydiler.

Tedavi için fıstık yağını bir şeyle karıştırarak tentürdiyot yaptık. Bu kadar çok hastayı tedavi etmek için tıbbi bir disiplin içinde olmalıydık. Hafif ve ağır yaralılar şeklinde iki odaya ayırdık. Tedavi olanağımız kısıtlıydı çünkü gerekli teçhizata sahip değildik ve hastaları yatırabileceğimiz bir yer de yoktu.

Bir süre sonra işi diğer elemanlarıma bırakabileceğimi hissettim ve diğer odaya girerek ne olup bittiğine baktım. İçeri girdiğimde odada ızgara kalamara benzer bir koku vardı. Çok keskin bir kokuydu. Ne yazık ki yanan insan etinin kokusu ızgara kalamara çok benziyordu, yemeyi sevdiğimiz kalamara. Çok garip bir histi, daha önce hiç tecrübe etmediğim. Bugün bile o kokuyu çok net hatırlıyorum.

Sonrasında tedavi odasına döndüm ve ciddi yaralanmış, tedavi bekleyen yığınla insanın arasından geçtim. Birinin bacağıma dokunduğunu hissedince bunun hamile bir kadın olduğunu anladım. Birkaç saat içinde öleceğini söyledi. 'Öleceğimi biliyorum. Ama biliyorum bebeğim yaşıyor. Çıkmak istiyor. Ölmek umurumda değil. Eğer çıkarabilirseniz benimle ölmek zorunda kalmaz. Lütfen bebeğimi yaşatın' dedi. Doğum uzmanımız yoktu. Doğumhanemiz de. Bebekle ilgilenecek zaman da. Ama ona moral verdim, mutlu görünüyordu.

İşe dönmek zorundaydım. Yaralılarla ilgilenmeye devam ettim. Çok hasta vardı. Zamana karşı yarıştığımı hissettim. Saat akşama geliyordu. Hamile kadın bir an için gözümün önünden gitmedi. Onu bulduğum yere gittim bir süre sonra, yerde yatıyordu. Omzuna dokundum. Bir şey demedi. Yanındaki kişi bir süre önce sessizleştiğini söyledi. Bu olayı hala hatırlarım, çünkü ölmek üzere olan gencecik bir kadının son isteğini yerine getiremedim. Onu hatırlıyorum, çünkü kısacık bir an da olsa onunla konuşabildim."

Muhabir soruyor: 6 Ağustos'ta kaç hasta tedavi etmiştiniz?

"Sadece o gün en az iki ya da üç bin, talimat verdiğim hastaları da sayarsanız. O günün hiç bitmeyeceğini sandım. Devamlı hasta tedavi ediyordum. Hayatımın en uzun günüydü. Sonradan, o günü düşünebilecek vakit bulduğumda, anladım ki biz doktorlar bu deneyimden çok şey öğrenmişiz, özellikle bunca insanın çektiği acılardan.

Tıbbi yetkinlik, hastane, organizasyon eksikliği ve daha birçok şey, bizi, hastaları etkili bir şekilde tedavi etmekten alıkoydu. Ancak o gün, biz doktorlar için öğrenilecek o kadar çok şey vardı ki. İnsanların zihnini ve bedenini kemirerek yok eden atom bombasının asla kullanılmaması gerektiğini öğrendim.

Nükleer silah kullanmaya dair en ufak bir düşünce bile insanların zihninden tamamen atılmalı. Yoksa aynı trajediyi tekrarlamış oluruz ve sürekli kendimizden utanırız."

Bir sonraki yazımda Yosaku Mikami’yi dinleyeceğiz…

 
YORUMLAR

Yazarın Diğer Yazıları

>> TANA ÜLKESİ: Başarısızlığın mantığını aşmanın olası bazı yolları - 28.03.2018
>> Tana Ülkesi: Başarısızlığın mantığı - 15.03.2018
>> Tana Ülkesi - 06.03.2018
>> Ben geliyorum diyen deprem... - 22.02.2018
>> BRCA1 ve BRCA2 Genleri nedir? Meme kanseriyle ilişkileri nedir? (2) - 13.01.2018
80alte Yazarları
Halef Remzi Vayıs Dr. Mithat Tosun Aydın Bakışoğlu Şenol Gürel
Etraf ödüllendirilmemiş zekalarla doludur…
Tüm Yazarlar