Şenol Gürel

13.06.2016 / 12:46

Şenol Gürel

Arala

"Arkasını dönüp uzaklaştı annem. Kalakaldım. Açım bile diyemedim. Babamı tanısaydım. O da bilseydi yavrusu olduğumu; korur, kollar mıydı? Ayakta kalabilmeyi öğrenene dek en azından."

 

Bir gözüm annemde. Epeydir ama. Bir açım… Bir açım… Öyle böyle değil; kavruluyor midem. Bir şey geçmedi şu döküntülü boğazımdan. İki gündür.
Baktım bir gözüm yetmiyor anneme bir şey demeye. İki gözümü saldım üstüne. Akıntılı, kurumuş çapaklarla yarı kapalı. Yarım gözlerle bakıyorum demektir… İki yarım bir eder; doğrusu bir gözle bakıyormuşum. Görüyor beni, biliyorum. Tanımıyormuş gibi oralı olmuyor. Küçüğüm daha. Çok küçük; üstelik ayaklarımdan biri birazcık kısa. Hangisi? Bilmiyorum hangisi.

Başını öte yana çevirdi annem. Ama ben çok açım. Ağzımın içi çorak; ölü kurusu… İnlemekten bitkin düşmüş dilim yatıyor ağzımın ayazında. Çok uzakta değil. Sesim çıkmıyor; denedim.

Çeneleri kıpırdıyor; yiyor annem. Bir iki adım atıyorum; yıkılmadığıma şaşarak.
O da arık; üflesen uçacak. Karnı karnına geçmiş, memeleri sönük. Beli ipimsi. Kayış. Geçiyorum karşısına. Ne varsa artık, çevirip duruyor ağzının içinde. Neredeyse birbirine değecek burunlarımız. Öyle değil; ne denli sokulduğum anlaşılsın diye söylüyorum bunu. Karşı karşıya durmakla değmez birbirine burunlarımız. Onun başını eğmesi gerek; çünkü ben küçüğüm. Çok. Göz gözeyiz; ama o beni görmüyor. Bakmıyor. Doğrusu görmezden geliyor. Biraz daha çiğneyip yutuyor ağzındakini. Yutkunamıyorum bile. Boğazım öyle kurak.

Az ileride büyük erkekler dolanıyor. Görece iyiler, güçlüler. Azı çok göstermede becerikliler. Caka estiriyorlar. Hangisi? Hangisi diye soramam. O da bilmiyor çünkü. Anneme inanıyorum. Onun için bir kez daha soramıyorum, hangisinin babam olduğunu.
Dişi olmak kötü…

Dişi köpek olmak bin kötü.
Ben?
Dişi değilim. Dört ayağının üstüne düşmek işte buna denir. Ama kötü düşmüşüm ya da belki becerememişim iyi düşmeyi; ayaklarımdan biri kısa. Dengede durmayı sağlayamıyorum bir türlü. Bu durum yürürken daha belirginleşiyor. Çelimsizim de. Birazdan savrulacak gibi sendeleyerek yürüyorum.

Durun…
Durun durun! Üçü kısa biri uzun da olabilir. Kısa bacağı bulamamıştım; belki uzunu seçebilirim aralarından.
Pire torbası kılıklıyım. Oram buram yırtık, sıyrık… Kurumuş, kurumakta, sızmakta kanlar içindeyim. İtiyor, kakıyor; geleni de gideni de. Yiyecek bulamıyorum. Dişlerim nasıl geçeceklerini unutmasınlar diye bir terlik almayayım ağzıma; bitiveriyorlar karşımda. Daha gevmeden kapıveriyorlar. Çalıştıramıyorum dişlerimi. Küçüğüm daha, çok küçük.
Böyle sürerse tutunamayacak yüreğim. Güçsüzüm, elenirim. Bir başka yol… …

Arkalarına takılmayla… Gizliden, saklıdan evlerine girmeyle bir evin köpeği olunamayacağını biliyorum. Deneyim edinecek denli büyük değilim. Demiştim. Yine de biliyorum. Nereden bildiğimi sormayın, çünkü bilmiyorum. Adımın… … Ad? Ad mı? Adım mı? Bir adım yok. Köpek olduğumu bildiğim gibi biliyorum arkaya takılıp gidilmeyeceğini, sırnaşılmayacağını.


Yavaş yavaş. Çıdamla. Gün gün. Günden güne alıştırarak. Önce gözler alışmalı. Varlığın… Varlığını algılamalarını sağlamak için gözlerine çok batmadan; tedirgin etmeden… Uzakta, belli bir yere sereceksin düşünü. Bir akasyanın dibi örneğin. İnme yemiş yatalak bir arabanın önü ya da.
Ayaklarına değil, gözlerine takılmalısın. Ağırdan ağırdan kanıksatmalısın varlığını.

Arkasını dönüp uzaklaştı annem. Kalakaldım. Açım bile diyemedim. Babamı tanısaydım. O da bilseydi yavrusu olduğumu; korur, kollar mıydı? Ayakta kalabilmeyi öğrenene dek en azından.
Ağrımayan yanım yok gibi. Başım dönüyor. Açlıktan. Gözlerim kararıyor.

Bildiklerimi uygulamalıyım. Ya bir yanılsama ipine dolanmışsam. En kötüsü bildiğinin işe yarayacağını sanmak. Daha da kötüsü bilmediğini bilmemek. Hangisi daha kötü bilmiyorum. Önümdeki tek seçenek bilgimi sınamak.

Şu ilerideki durağın yakınında iş göremezlikten emekli edildikten birkaç yıl sonra bakımsızlıktan ölmüş bir traktör vardı. Onun önüne konuşlanmalıyım. Ölmez de birkaç ay daha yaşarsam görücüye çıkma çağımı geçirmiş olurum. Yavru sevimliliğimi yitirmeden benim için açılacak bir kapıdan geçmeliyim. Yaralı bereli de olsam, gözlerim çapaktan görünmese de yavruyum. Erkeğim… Çok değil; bir aylık bakımla toparlarım. Dişilerin yeğlenmediğini biliyorum.

Bütün bunlar açlığın, umarsızlığın beni bir ipe sarılmaya ittiği yanılsamalar değilse. Kendi uydurduklarıma kanıyorsam da kanayım. Ona buna kanmaktan iyidir.
Acındırmamalıyım. Ama bu it yalnızlığıyla nasıl… Kuyruğu dik tutmak değil demek istediğim.

Düşünen, tasınan; hep dalgın, yine de bastığı yere bakanların gözlerine takılmalıyım. Kıvırcık, uzun tüylüyüm, altun renginde. Kulaklarım da uzun. Yakışıklı bir delikanlılık dönemi var önümde. Var olmasına var da o günlere varabilecek miyim belli değil.

Gün kararmaya yüz tutunca hava enikonu soğuyor. Birazdan bir yerlerden kopup gelenler ivecen adımlarla sıcacık evlerinin yolunu tutacaklar.
Üşümek baskın gelince açlığımı unutur gibi oluyorum. Yel karşısında bir tüy gibi titriyorum. Sırtımı traktörün sönük tekerine verdim. Durakta inenler birkaç adım sonra önümden geçecekler. Kaldırımda değilim; ama çok yakınım. Arabalar hızla gelip geçiyor. Uzun, büyük, çok yolcu taşıyan arabalar burada duruyor. Daha önce de görmüştüm indiklerini.
İşte o arabalardan biri geliyor; benim gibi aksayarak. Buğulu camlardan içerisi görünmüyor. Durağa yanaştı, kapılarını açtı. İnenler koşar adımlarla uzaklaştı.

İki genç kız kaldı. Birbirlerine sokulmuş fısıldaşıyorlar. Üşüdüklerinden mi yoksa gizlerinin yele kapılıp başka kulaklara ulaşmasını engellemek için mi birbirlerine sokuldular anlayamıyorum. Kuyruğumun üstünde oturuyorum. Ön ayaklarım kasılıp kaldı. Uzun tüylerim korumaya yetmiyor, göğsüm üşüyor. Bu denli aç olmasam üşümem belki. İyice sokuldular birbirlerine. Konuşmaları bitse de görseler beni. Fısır fısır. Sürüyor fısıltı; işitiyorum. Salt fısıltı.

Derken uzun olanı yakalarından tutuyor arkadaşının. Kendisine doğru çekip; yanağından öpüyor. Uzundan az kısası da onu öpüyor yanağından. Ayrılacaklarken uzun olanı ayrımsıyor beni… Bozuntuya vermiyorum; bir aslan yontusu gibi duruyorum. Görkemli. İki adım atıyor. Kıpırdamıyorum… Aslan… Arkadaşının bana yöneldiğini görünce öbürü de geliyor. Ön ayaklarım çelikten kazık gibi. Altun suyuna daldırılmış kıvır kıvır tüylerim dalgalanıyor.
Eğiliyor. Bakıyor. Bana.

Uzundan az kısası da eğiliyor. Bakıyor. Bana.
Altundan yontu bütün görkemiyle…
Uzundan az kısası bir şey söylüyor. Kısadan az uzunu da bir şeyler söylüyor. İşitiyorum; ama anlayamıyorum. Heyecandan. Güzel bir şey söyledikleri kesin; benimle ilgili. Gözlerindeki ışıltıyı, iki yarımla bir eden gözlerimle süzebiliyorum.

Isındım. Öyle böyle değil bayağı sıcakladım. Uzundan az kısası kulağımı aldı avucuna, okşadı. Kıpırtısızım. Kısadan az uzunu da başımdan aşağı boynuma sıvazladı. Uzun uzun. Dik tuttum başımı.
Uzundan az kısası bir yana, kısadan az uzunu öbür yana uzaklaştılar. Derken yutucu karnında yittiler karanlığın. Başımı oynatmadan yarımşar baktım arkalarından. Sırnaşmadım. Acındırmadım. Gitmedim arakalarından.

Duyumsadım.
Sevdiler beni. Biliyorum.
Yine biliyorum. Ölmez de yarın akşam da burada… Bu ölü traktörün önünde o aslansı duruşumla beklersem… Kısadan az uzunu alacak beni; bir kapı aralayacak bana. Bir ad verecek.

Belki de uzundan az kısası alır; bir kapı aralar bana… Bir ad verir.
Biri alacak…
Kesin.
Biliyorum.
Benim için de biri kapı aralayacak.
Sağ kalmayı becerir de yarın…

 

 
YORUMLAR

Yazarın Diğer Yazıları

>> Evrimlerden Bir Evrim: Toplumsal Evrim I - 14.11.2016
>> Alçaklıklardan Bir Alçaklık: Nal - 19.10.2016
>> Kendime Öğütler - 10.10.2016
>> Sanatlardan Bir Sanat: Yakın Döğüş - 03.10.2016
>>  Simgelerden bir simge: Orak Çekiç - 26.09.2016
80alte Yazarları
Halef Remzi Vayıs Dr. Mithat Tosun Aydın Bakışoğlu Şenol Gürel
Tüketim ve pazarlama üzerine bir derleme…
Tüm Yazarlar